İliklerimize işlemiş bir sanat pratiği

Ali Osman AYDIN

Kurtuluş Kayalı, Türkiye’de siyaset bilimi, düşünce tarihi ve sinema araştırmalarını birleştirerek çok katmanlı analizler yapan ender akademisyenlerden biridir. Hem Kemal Tahir ve Metin Erksan gibi önemli isimler üzerine yaptığı çalışmalarla hem de Türk düşünce dünyasının krizlerini analiz eden eserleriyle kültür hayatımızda önemli bir yer edinmiştir.

Son günlerde Kayalı’nın bir kitabını okuyorum. Vakıfbank Kültür Yayınları tarafından basılmış kitap. Adı: Türk Sineması- İliklerimize İşlemiş, Ruhumuza Sinmiş Bir Sanat Pratiği.

Türk sinemasına bakarken çoğu zaman iki kolay yol seçiyoruz: Ya birkaç parlak yönetmeni öne çıkarıp geri kalanını silikleştiriyoruz ya da Amerikan sinemasının etkisinde kalarak Türk sinemasını topyekûn “önemsiz” görme kolaycılığına kaçıyoruz.

Kurtuluş Kayalı’nın “Türk Sineması” adlı kitabı, tam da bu iki kolaycı yaklaşımın arasından sıyrılarak daha sabırlı ve daha içeriden bir bakışla konuyu ele alıyor.

Kayalı’nın metni, farklı konular etrafında ilerlese de aslında tek bir sorunun etrafında dolaşıyor: Bu ülkede sinema dediğimiz şey neyin içinden doğdu ve neyi-nasıl temsil etti?

Elbette bu çok geniş ve çok boyutlu bir konu. Bunun adamakıllı yapılabilmesi için Türkiye’nin son yüzyılını sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal boyutlarıyla incelemek gerekiyor.

Kayalı’nın bu sorunun cevabını ararken Türk sinemasına damgalarını vurmuş dört isim üzerinde özellikle duruyor: Lütfi Akad, Metin Erksan, Yılmaz Güney ve Halit Refiğ...

Bu isimler kitapta yalnızca “iyi yönetmenler” olarak anılmıyor; her biri, Türkiye’nin farklı bir kültürel damarını sinemaya taşıyan temsilciler olarak ele alınıyor. Akad’ın hikâye kurma disiplini, Erksan’ın aşırılıklarla dolu düşünsel gerilimi, Güney’in sert toplumsal gerçekliği ve Refiğ’in yerlilik arayışı… Kayalı, bu farklı yönelimleri içinde yaşanılan dönemin kültürel birikiminin yansımaları olarak okuyor.

Kitabın en dikkat çekici vurgularından biri ise “yerlilik” meselesi. Ancak bu, sloganik bir yerlilik değil.

Kayalı’nın işaret ettiği şey daha sade. O, toplumun kendine özgü tecrübelerinin, çelişkilerinin ve hikâyelerinin sinemada nasıl yer bulduğuna odaklanıyor. Tam bu noktada Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal gibi yazarların ülke insanını okuma biçimlerinin, Türk sinemasının damarlarını nasıl beslediğini farklı örneklerle gösteriyor.

Bu yazarların metinlerinde karşımıza çıkan insan tipleri, çatışmalar ve toplumsal arka plan, bir süre sonra farklı oranlarda sinemanın da malzemesi hâline geliyor. Yani sinema, sadece kendi içinden değil, bu toprakların anlatı geleneğinden de beslenerek büyüyor.


Kayalı bunu kitabında şöyle anlatıyor: “Türk sinemasının temel uğraş alanlarından birinin Türk kültürü olduğu söylenebilir. Belki de Türk kültürü sanatın herhangi bir dalından ziyade o dönemin olağan Türk sineması ürünlerine bakılarak daha doğru bir şekilde anlaşılabilir. Metin Erksan, Lütfi Akad, Halit Refiğ ve Yılmaz Güney gibi yönetmenlerin filmleri kültür hayatımızın atar damarlarını bulmak anlamında önemli filmlerdir.”

Dönemin sineması hem edebiyattan hem de “sokaktaki hayattan” azami derecede besleniyor.

Kitabın dikkat çektiği konulardan bir diğeri de bu.

Kayalı Türk sinemasının halk sineması olduğunun altını ısrarla çizerken şunları söylüyor: “Türk sinemasının gelişim dinamiğinin önemli ölçüde yaşanan hayattan kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Türk sineması Devletin özenli kollarında büyütülmektense, kollanarak büyütülmektense sokakta yetişmiş bir çocuk olarak şekillenmiştir. Devlet Türk sinemasına ‘sansür’ mekanizması dışında hiçbir ilgi göstermemiştir.”

Sade ve kolay anlaşılır anlatı kalıplarına göre biçimlenen Yeşilçam filmlerinin geniş kitlelerle kurduğu güçlü bağ da biraz buradan geliyor. O filmler, bütün kusurlarıyla birlikte, bu coğrafyanın, kültürün ve dönemin ruh hâlini taşıyordu. Ve sinema finansal olarak halk desteğiyle ayakta duruyordu.

Kitapta sinema, ülkenin sosyal, kültürel ve tarihsel gerçekliğinin kurulduğu bir zemin olarak ele alınıyor. Kayalı’nın asıl ısrarı burada: Türk sinemasını anlamak için filmlerle birlikte o filmlerin içinden çıktığı koşullara bakmak gerekiyor.


Sonuçta ortaya, Türk sinemasını yüceltmeye çalışan bir metin değil; onu kendi ekonomik, sosyal ve kültürel bağlamı içinde anlamaya çalışan bir okuma çıkıyor. Ben bu anlamda kitabın büyük hükümler vermekten kaçınan sade dilini ilgiye değer buldum.

Türk toplumunun özellikle 50’lerden 90’lara kadar hangi evrelerden nasıl geçtiğini, hangi değer yargılarına tutunduğunu, nasıl bir değişime uğradığını, hangi koşullarla mücadele ettiğini, nasıl düşünüp hissettiğini anlamak isteyenler başka şeyler kadar (örneğin edebi metinler kadar) sinemaya da bakmak zorundalar.

Lütfi Akad’ın Gökçe Çiçek, Hudutların Kanunu, Gelin ve Düğün filmlerini; Metin Erksan’ın Gecelerin Ötesi, Suçlular Aramızda, Yılanların Öcü, Susuz Yaz, Acı Hayat gibi filmlerini; Yılmaz Güney’in Umut, Sürü, Yol, Zavallılar gibi filmlerini izlemek, filmlerin çekildikleri dönemi ve toplumu anlamak için zengin bir sosyolojik malzeme sunuyorlar.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.